Depremin gölgesinde doğal ve kültürel mirası korumak
Türkiye’yi derinden sarsan 6 Şubat 2023 depremleri, 11 il, 124 ilçe, 6 bin 929 köy ve mahallede büyük bir yıkıma yol açtı. Yaklaşık 14 milyon kişinin doğrudan etkilendiği depremde, 53 bin 537 kişi hayatını kaybetti,107 bin 213 kişi yaralandı. 518 bin yapı yıkıldı veya ağır hasar aldı, 128 bin bina da orta derece hasarlı bulundu.
Fotoğraflar: Pelin Sarıgül, Yavuz Harani
Türkiye tarihinin en yıkıcı depremleri arasında yer alan bu felaket can kayıplarının yanı sıra kentlerimizi, kırsal alanları ve ortak hafızamızı da derinden yaraladı. Aradan geçen zamana rağmen barınma, yeniden yapılaşma, ekolojik hasar ve kültürel mirasın korunmasına ilişkin sorunlar hâlâ güncelliğini koruyor. Bu süreç, afetlere karşı yalnızca hızlı değil, aynı zamanda doğayla uyumlu, kültürel mirası gözeten ve uzun vadeli bir iyileşme anlayışının zorunlu olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Kaybettiklerimizi saygıyla anarken, bu büyük kaybın daha dirençli yerleşimler ve sürdürülebilir bir gelecek için ortak sorumluluğumuzu güçlendiren kalıcı bir bilince dönüşmesini diliyoruz. Bu amaçla üç temel konuda uzmanlara depremlere dirençli kentleri nasıl inşa edeceğimizi ve doğal ve kültürel mirasa nasıl sahip çıkabileceğimizi sizler için sorduk.
Doğal ve kültürel mirası koruma bakış açısıyla, deprem gerçeğine uygun yeni kentler nasıl kurgulanmalı ve mevcut kentlerimizde yaşamın sürekliliğini sağlamak için hangi somut adımlar atılmalıdır?
Dr. Tuğçe Tezer
Şehir Plancısı, Akademisyen
Türkiye, deprem ve sel başta olmak üzere büyük ölçekli etkileri olan “doğal afet”lerin sıkça yaşandığı bir coğrafya üzerinde kurulu. Bu nedenle ülkemizde yapılacak tüm planlama çalışmalarının “afetlere dirençli kent” ve “engelsiz kent” ilkelerine uygun yapılması gerekiyor. Bunu bir istisna değil, asgari koşul olarak kavramak ve bütüncül afet risk yönetimini, planlama sürecinin temel bir parçası hâline getirmek son derece önemli.
Öncelikle, mevcut kentlerimizin afetlere hazırlanması için yapılması gerekenlere bakalım. Planlama, uygulama ve denetleme süreçlerinin bütünselliği ile “planlama etiği”, bu konunun merkezindeki iki önemli mesele. Şehir planlama, yalnızca teknik bir mesele olmanın ötesinde; toplumsal, kültürel, ekonomik ve ekolojik nitelikleri gözetmesi gereken bir meslek alanı. Planlama sürecinde jeolojik etütler, mikrobölgeleme analizleri, demografik yapının nicel ve nitel özellikleri, kentin ve etki alanının ekonomik, kültürel ve tarihsel özellikleri, mutlaka farklı uzmanlık alanlarının katkısıyla sürece dahil olmalı. Planlamaya konu olan kentte yaşayan halkın, meslek odalarının ve yerel öznelerin planlama sürecine her aşamada katılımının sağlanması, alınacak plan kararlarının o kentte geçerli olabilmesi ve uygulanabilmesinin olmazsa olmaz koşuludur.
Günümüzde planlama sürecinden ayrı seyreden uygulama aşaması ise mutlaka planlama ve denetim süreçleriyle bir bütün olarak değerlendirilmeli: Yapılaşma süreci yerel halkın mülkiyet haklarını ve sosyal yaşam alışkanlıklarını gözeten bir bakış açısıyla gerçekleştirilmeli. Plan kararları alınırken ve uygulanırken, ekonomik maliyet yerine dere yatakları, su kaynakları ve tarım alanları gibi doğal alanların analizi yapılmalı, doğal kaynakların korunması planlamanın merkezine yerleştirilmelidir. Etik ve teknik denetim süreci, mutlaka siyasi müdahalelerin dışında tutulmalı, bilimsel ilkelere uygun ve bağımsız ilerlemeli. Denetim süreci plan kararlarının kentin inşasında ne ölçüde uygulandığı, yapılaşmanın mevcut yasa ve yönetmeliklere uygun gerçekleşip gerçekleşmediği ve yapılaşmanın ardından kentte yaşam başladığında, yapıları afetler açısından kırılgan hâle getirecek herhangi bir müdahale yapılıp yapılmadığını her aşamada kapsamalı. Ülkemizde çok sayıda örneği görülen “imar affı” gibi süreçler hiçbir durumda konu dahi edilmemeli. Planlama, uygulama ve denetim döngüsü olarak adlandırabileceğimiz bu sürecin merkezinde, “planlama etiği” yer alıyor.
Özellikle bilimsel verilerle afet riskinin yüksek olduğu tespit edilen yapı stoğunun ve diğer kentsel bileşenlerin afetlere dayanıklı hâle getirilmesinde; daha önce “imar affı”yla ruhsatlı hâle gelmiş yapılar başta olmak üzere, risk analizlerinin mutlaka kamu idaresi ve bağımsız kuruluşlarca yapılması gerekir. Bir etaplama dahilinde öncelikli müdahale alanları belirlenmeli, kentlerin barınma yapıları, kamu yapıları, eğitim ve sağlık tesisleri ile ulaşım sistemleri başta olmak üzere afetlere dirençli hâle getirilmeli.
Bu süreçte, bugüne kadarki yaygın uygulamalarıyla afet riskini bertaraf etmekten çok, rayiç bedelin yüksek olduğu yerlerde mevcut yapıları yıkıp yeniden yaparak kâr elde etmenin bir aracı hâline gelmiş olan 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkındaki Kanun’un “rezerv alan” ve “riskli alan” statülerinin, afet riski açısından öncelikli müdahale alanı olarak tespit edilen alanlarda ve yerel halkın mülkiyet hakkını, yaşam kültürünü gözetecek şekilde uygulanması büyük önem taşıyor.
Afetin yaşandığı bir kentte planlama çalışmaları yapılırken; bu sürecin bütünsel, adaptif, afetlere dirençli ve engelsiz planlama ilkelerinin uygun bir senteziyle başlaması, sürecin devamında odaktan uzaklaşılmaması için oldukça önemli. Bir afet bölgesi planlanırken, planlamanın bu yönlerinin herhangi birinden taviz verilmemeli. Deprem gibi büyük afetlerle yapılı çevresi ve nüfusu büyük hasara uğrayan kentlerde, barınma başta olmak üzere nitelikli geçici dönem koşullarının oluşturulması ve kalıcı kentin eş zamanlı planlanmasından oluşan ikili bir planlama yapısı kurulmalı.
Afetin yaşandığı kentlerde, tıpkı afet riski taşıyan kentlerde olduğu gibi, planlama, uygulama ve denetim mekanizmaları, bir sistemin birbirinden ayrılmaması gereken parçaları. Afet bölgesinde sağlıklı bir planlama süreci için öncelikle yıkımın nedenleri bilimsel verilerle, çok disiplinli ve şeffaf bir süreçle ortaya konulmalı, afet öncesi ve afet sonrası nüfus yapısı, niceliksel ve niteliksel olarak analiz edilmeli. Demografik yapının analizinde; ampute bireyler, çocuklar, yaşlılar ve göçmenler gibi görece kırılgan grupların özel ihtiyaçları mutlaka dikkate alınmalıdır. Afet sonrası oluşan enkazın yönetimi, enkazın kaldırılması, taşınması ve moloz döküm sahalarının yer seçiminde, doğal çevrenin sürdürülebilirliği ve halk sağlığı esasları göz önünde bulundurulmalı. 6 Şubat 2023 ve takip eden depremlerde en ağır yıkımın yaşandığı Antakya gibi kültürel mirasın zengin olduğu kentlerde, planlamanın “koruma” ilkelerine azami önem gösterilmeli. Kent hafızası, yerel halkın yaşam kültürü, üretim alışkanlıkları ve arkeolojik miras gibi kültürel unsurlara planlamanın korumacı yönüyle yaklaşılmalı, hızdan ve özensizlikten kaçınılmalı. Bir kent, fiziksel çevrenin büyük bir kısmını oluşturan yapılardan çok daha fazlasıdır; sokak dokusu, meydanlar, kamusal mekânlar, ağaçlar vb. kentteki mekânsal sürekliliğin taşıyıcılarını oluşturur.
Afet yaşayan bir kent planlanırken, ulaşım başta olmak üzere kentsel altyapı sisteminin mutlaka engelsiz, toplu taşımayı teşvik eden, kesintisiz acil durum kaçış yollarını içerecek şekilde planlanması gerekiyor. Depremde büyük ölçekli bir yıkımın yaşandığı kentlerde, tarım alanları başta olmak üzere üretim alanları mutlaka korunmalı, sanayi, lojistik ve ticaret alanları şehrin bölgeselliği içindeki rolüne ve ekonomi vizyonuna göre planlanmalı. Afet sonrası iyileşme sürecinin en önemli aşamalarından birinin canlı hayatının, kentin yerel halkının iyileşmesi olduğu düşünüldüğünde; eğitim, sağlık ve rehabilitasyon tesisi gibi sosyal iyileşmeye dönük hizmet alanlarının eşit erişim ilkelerine uygun ve nitelikli şekilde oluşturulması, planlamanın sorumlulukları arasında. Planlamanın analiz ve sentez süreçlerinin ardından alınan plan kararlarının meşruiyeti ve başarısı için mutlaka yasal ve kurumsal bir netliğe ihtiyaç duyulur. Bu aşamada, afetten önce o kentte yaşayan yerel halkın planlama sürecine katılımı ve kurumlar arası koordinasyonun yanı sıra, tüm sürecin yerel halkın mülkiyet kaybına uğramayacağı şekilde ve şeffaflıkla yürütülmesi mutlaka gerekiyor.
***
Anadolu deprem gerçeğiyle yüzleşirken kültürel mirasımızı koruma ve yaşatma sorumluluğumuzu nasıl yerine getirebiliriz?”
Doç. Dr. Umut Almaç
İTÜ Mimarlık Fakültesi
Ülkemiz depremlerin sıklıkla meydana geldiği bir coğrafyada yer alır. Türkiye Deprem Tehlike Haritası’na bakıldığında bu durum açık bir biçimde görülür. Tarihsel süreçte büyük yıkımlara ve kayıplara yol açan depremlerin benzerlerinin gelecekte de yaşanması kaçınılmazdır. Bu nedenle, yalnızca depremlerle sınırlı kalmaksızın, kültürel mirasın doğa veya insan kaynaklı her türlü afet ve acil duruma karşı dirençli hale getirilmesine çaba sarf edilmelidir.
Afet öncesi, afet anı ve afet sonrası süreçlerde kültürel mirasın korunmasına ilişkin atılacak adımların, sorumluluk alanlarının ve müdahale mekanizmalarının açık biçimde tanımlanması; ayrıca sınırları ve işleyişi önceden belirlenmiş bir plan doğrultusunda hareket edilmesi önem taşımaktadır. Bu bağlamda, afet ve acil durum yönetiminden sorumlu temel kuruluş olan AFAD Başkanlığı tarafından hazırlanan Türkiye Afet Müdahale Planı’nda (TAMP) kültürel mirasın korunmasının ana hedeflerden biri olarak tanımlanması ve Türkiye Afet Sonrası İyileştirme Planı’nda (TASİP) kültürel mirasın korunmasına yönelik strateji ve eylemlere yer verilmiş olması olumlu bir gelişme olarak değerlendirilebilir.
Kültürel mirasın afetlere karşı korunmasında öncelikli gerekliliklerden biri, kapsamlı ve güncel bir envantere dayalı risk analizlerinin gerçekleştirilmesidir. Bu analizler aracılığıyla, afet öncesinde zarar azaltma çalışmalarının planlanması ve afet sonrasında iyileştirme süreçlerinin etkin biçimde yürütülebilmesi için önceliklendirme yapılması mümkün hale gelmektedir. Bu süreçte, varlıkların taşıdığı tarihi ve kültürel değerler, özgünlük ve bütünlük, mevcut fiziksel durum, müdahale kapasitesi, maliyet unsurları ve kaynak yönetimi gibi farklı parametreler dikkate alınarak çalışmalar aşamalı ve sürdürülebilir bir şekilde etaplandırılmalıdır. Özellikle riskli olduğu belirlenen yapı ve alanlardan başlanarak daha ayrıntılı analizlerin yürütülmesi, sorunların doğru biçimde teşhis edilmesi ve sonrasında olası hasar mekanizmalarının önlenmesi ve etkilerinin koruma ilkeleri doğrultusunda azaltılması, kültürel mirasın korunması sürecinde tanımlanabilecek bazı başlıklardır. Bu tür çalışmaların başarıya ulaşması, yalnızca teknik yeterliliklere değil; aynı zamanda sorumluluk ve yetkileri tanımlanmış kurumlar arasında etkili işbirliği, koordinasyon ve yönetişim kapasitesinin geliştirilmesine de bağlıdır.
İlgili kurumların ve uzmanların yeterli donanım, bilgi birikimi, deneyim ve uygun araçlara sahip olması, uygulamaların etkinliğini doğrudan etkileyen kritik unsurlardır. Bu doğrultuda, kültürel mirasın korunmasına yönelik kurumsal ve teknik kapasitenin, eğitim ve kapasite geliştirme programları aracılığıyla daha ileri bir düzeye taşınması mümkündür. Böylece kültür varlıklarının afetlere karşı dirençliliğinin artırılması, kayıpların azaltılması ve uzun vadede sürdürülebilir koruma politikalarının geliştirilmesi sağlanabilir.
***
Depremler doğal varlıkları nasıl etkiler?
Dr. Sedat Kalem
Doğa Koruma Uzmanı
Depremlerin, yeryüzü şekilleri (peyzajlar), ekosistemler, türler, su kaynakları gibi doğal varlıklar üzerindeki etkileri yıkıcı olabilir. Toprak kayması, heyelan; gölleşme veya yarıklar gibi yeni şekiller oluşabilir. Ekosistemler, bitki örtüsü ve canlı yaşamı zarar görebilir; ağaçlar devrilebilir, toprağın yapısı bozulabilir. Hayvanların yaşam ortamları değişebilir (yuvalar yok olabilir, göç yolları değişebilir). Uzun vadede yeni su kaynakları veya verimli alüvyonlar gibi yeni yaşam alanları (habitatlar) oluşabilir; yer altı su kaynakları kuruyabilir ya da yeni kaynaklar ortaya çıkabilir; akarsu yatakları (akış yönü, debi, vs) değişebilir. Ancak bu etkiler yenileyici de olabilir.
Bilim, deprem, volkanik patlamalar, doğal yangınlar, seller, fırtınalar, tsunami gibi doğa olaylarını birer doğal bozulma / etkilenme (natural disturbance) olarak görür. Doğal bozulmalar ekosistemlerde doğal nedenlerle ortaya çıkan ve çevrenin yapısını, tür dağılımını veya işleyişini önemli ölçüde değiştiren olaylardır. Deprem, yangın, sel, fırtına gibi olaylar bir ekosistemi bozsa da tamamen yok etmez; ardından ekosistem yeniden yapılanma sürecine girer. Bu etkiler kısa vadede zarar verici gibi görünse de uzun vadede doğadaki dönüşümün bir parçasıdır. Böylece ekosistemin ayakta kalma gücü ve etkilere karşı direnci artar. Sonuç olarak depremler ilk anda doğal varlıklar için büyük bir tehdit gibi görünse de milyonlarca yıllık ölçekte bakıldığında yeryüzünün şekillenmesini sağlayan temel doğal süreçlerden biridir. Çünkü doğal ekosistemler, bu tür olayları yaşayarak bugünkü halini almıştır. Uzun vadede, bu olaylar sonucunda, yeni türler için alan açılabilir; tür çeşitliliği artabilir; ekosistem kendini yenileyebilir; ekolojik ardıllık / süksesyon sağlanır. Bu sayede, ekosistemler dinamik ve dengede kalabilir, türler arası rekabet dengelenir; doğal seçilime katkı sağlanmış olur.
Öncelikle deprem sonrası ayağa kalkma, toparlanma süreci doğayla uyumlu olmalıdır. Eğer bu süreç doğayla uyumlu olmazsa yeni afetlerin önünü açabilir. Unutmayalım ki doğa için doğru olan insan için de iyidir. Bu bakış açısıyla, doğanın ve insanın ortak iyiliği için deprem sonrasında uygulanacak politikalar, “acil müdahale”, “orta vadeli onarım” , “uzun vadeli planlama” şeklinde üç aşamalı düşünülmeli. Bunları şöyle somutlaştırabiliriz: İlk altı ay içerisinde hayata geçirilecek “acil koruma” politikalarında amaç “ikincil çevresel yıkım”ın önüne geçmektir. Bu dönemde, milli parklar, sulak alanlar ve hassas ekosistemlere giriş yasağı getirilmeli; enkazın dere yataklarına, tarım alanlarına dökülmesine müsade edilmemeli, asbest ve tehlikeli atıklar kontrol altına alınmalıdır. Yeraltı su kaynaklarının kirliliği izlenmeli; içme suyu havzalarında yapılaşmaya ve atığa izin verilmemelidir. Altı ay ila üç yıl arasında uygulamaya konulacak “onarım ve ekosistem iyileştirme” politikalarında amaç, doğal varlıkları eski işlevine kavuşturmaktır. Bu süreçte, ekosistem restorasyonu yapılır (yerli bitki türleriyle ağaçlandırma, erozyon önleme, vb.); doğanın kendini onarması desteklenir; yabani hayvanlar için koridorlar oluşturulur. Uzun vadeli planlama ve yapılaşma politikalarındaki amaç ise gelecek depremlere karşı riskleri azaltmaktır. Bu da ekosistem temelli arazi kullanımı ile fay hatları, sulak alanlar ve taşkın ovalarının “kesin koruma” altına alınması; beton setler yerine doğal taşkın alanları, yeşil kuşaklar ve tampon bölgeler gibi unsurları içeren “doğa temelli çözümler” ve deprem sonrası yeniden inşa projeleri için güçlü bir çevresel denetimi sağlayacak stratejik ÇED’dir. Uzun vadeli politikalara, biyolojik izleme programlarının kurulması, bilim-kamu-STK işbirlikleri gibi yönetsel ve yerel halkın sürece etkin katılımının sağlanması; çevresel farkındalık ve eğitim, düşük karbonlu altyapı ve yeşil/ekolojik yapılaşma gibi toplumsal/kurumsal uygulamalar da eklenebilir.