fbpx Ekolojik Okuryazarlık ve Yerel Yönetimler | ÇEKÜL

Ekolojik Okuryazarlık ve Yerel Yönetimler

Yazan: Dr. Deniz Dinçel - ÇEKÜL Bilgi Ağacı Koordinatörü

Yerel Kimlik Dergisinin 68. sayısında yayımlanmıştır. (sayfa: 24-29)

 

60’tan fazla ülkeden 234 önde gelen bilim insanın çalışmalarıyla hazırlanan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Panelinin (IPCC) 6. Değerlendirme Raporu, iklim değişikliğinin insanların eylemleri sonucunda ortaya çıktığını net bir biçimde gösteriyor ve derhal harekete geçmemiz için acil bir çağrı yapıyor. Dünyamız artık sanayi öncesi döneme göre 1,1°C derece daha sıcak! Eğer hemen fosil yakıtlardan kaynaklanan sera gazlarını radikal biçimde azaltmak üzere kararlı bir şekilde harekete geçmezsek, Paris Anlaşmasında yer alan 1,5°C derece ısınma hedefini tutturmak mümkün görünmüyor! Rapora göre Türkiye’nin de içinde bulunduğu Akdeniz Havzası, iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek bölgeler arasında yer alıyor; havzada ortalama sıcaklığın ve kuraklığın artması, buna bağlı olarak yangınlara elverişli hava koşullarının oluşması öngörülüyor. Bugün şahit olduğumuz yangınlar, seller ve hortumlar daha sık yaşanacak.

ÇEKÜL Bilgi Ağacının iklim krizinin nedenlerine odaklandığı Gezegenin Eşikleri Atölyesi

Bu durum hepimize gezegenin sınırlarına saygılı ve ekolojik okuryazar bireylerin yetişmesinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösteriyor. 1990’lı yıllarda eğitimci David W. Orr ve fizikçi Fritjof Capra tarafından ortaya atılan “ekolojik okuryazarlık” kavramı, dünyada yaşamı mümkün kılan doğal döngüleri anlamak olarak tanımlanabilir. Ekolojik okuryazar kişiler, ekosistemlerin çalışma ilkelerini bilen ve bu ilkelerden yola çıkarak, insanlar için sürdürülebilir yerleşkeler tasarlayabilecek kişiler. Bu noktada ekosistemlerin çalışma ilkelerinin neler olduğu sorusu akla gelebilir. Bu soruyu cevaplamak için Barry Commoner’ın ünlü kitabı The Closing Circle: Nature, Man, and Technology’da yazdığı dört ana kuralı hatırlamakta fayda var.

ÇEKÜL Bilgi Ağacı "Doğadan Öğreniyorum" Atölyesi

İlk kural: Her şey birbirine bağlıdır. Başka bir deyişle doğada başka canlılarla, toprak, su ve hava gibi doğal unsurlarla etkileşimde olmayan hiçbir şey yoktur. Buna en yakın örnek kendi bedenlerimiz. Her ne kadar günlük hayatın telaşı içinde unutsak da aslında her nefes aldığımızda, gün boyu tükettiğimiz gıdalarla, her musluğu açtığımızda ya da araba kullandığımızda, toprağın altındaki mikroorganizmalardan devasa ağaçlara, okyanuslardan fosillere doğadaki sayısız canlıyla, sistemle temas ediyor ve yaşamımızı onların desteğiyle sürdürüyoruz. İşte, tam da bu derin bağ sebebiyle her eylemimiz doğayı olumlu ya da olumsuz yönde etkiliyor, değiştiriyor. Gıdamızı yerel ve organik üreticilerden aldığımızda, karbon ayak izi düşük, tarım zehri kullanılmadan yetiştirilmiş ürünleri tercih ettiğimiz için toprakta yaşayan sayısız mikroorganizmaya ve iklime zarar vermezken, marketten hurma ya da palm yağı içeren bir ürün kullandığımızda Endonezya’daki yağmur ormanlarının kesilmesinde pay sahibi oluyoruz.

Ekolojinin ikinci kuralı: Her şey bir yere gitmek zorunda. Başka bir deyişle; doğada çöp yok! Bir canlının atığı, başka bir canlının besini. Örneğin; ağaçların metabolik atığı olan oksijen, birçok canlı için yaşamsal bir element. Ancak insanların kurduğu sistemlerde çok büyük oranlarda çöp söz konusu. Hem sanayi sistemlerimiz hem de kentlerimiz, bazıları toksik büyük miktarlarda çöp üretiyor ve bu çöplerin bir kısmı, tam da ilk kuralın ifade ettiği gibi doğada her şey birbirine bağlı olduğu için, insanlara dönüyor. Buna en güzel örnek ağır metaller. Pil gibi ağır metal içeren bir ürünü çöpe attığımızda içeriğindeki ağır metaller, önünde ya da sonunda su ya da toprağa karışıyor ve gıdalar aracılığıyla bedenimize girerek başka canlılar gibi bizi de zehirliyor. Bu kısır döngüden çıkmanın tek yolu, bizim de doğadaki gibi çöp çıkarmayan üretim sistemleri ve yerleşkeler kurmamız. Bu açıdan tek kullanımlık plastik ürünleri üretmeye ve kullanmaya bir son vermemiz, toksik kimyasalları üretim süreçlerinden çıkarmamız, sanayi atıklarını daha sonraki süreçlerde hammadde olarak kullanılabilecek şekilde tasarlamamız ve kullanıcı-dostu geri-dönüşüm sistemleri kurmamız büyük önem taşıyor. Bu konuda yerel yönetimlere de önemli bir iş düşüyor.

Üçüncü kural: En iyisini doğa bilir. Bu kural, kulağa biraz iddialı gelse de, milyarlarca yıllık evrim süreci düşünüldüğünde, doğadaki tüm canlıların aslında kapsamlı bir araştırma-geliştirme sonunda ortaya çıktığını görebiliriz. Bu sebeple insanların doğal sistemlere yapacağı müdahaleler, büyük yıkımlarla sonuçlanabilir. Cloroflurocarbon (CFC) gazları bu duruma tipik bir örnektir. Buzdolaplarında, soğutucu ve klimalarda kullanılan CFC gazları ilk keşfedildikleri zaman, kokusuz ve zehirli olmadıkları için büyük bir kurtarıcı gibi görünse de, çok geçmeden ozon tabakasına zarar verdiği ortaya çıkmış ve Montreal Protokolü ile 1987 yılında yasaklanmıştır.

Son kural ise: Bedava öğle yemeği yoktur! İlk üç kuralın bir özeti niteliğinde olan bu kural, her şeyin bir bedel karşılığında kazanıldığını ifade eder. Bugün karşı karşıya kaldığımız iklim krizi de bunu göstermiyor mu? Sanayi Devriminden bu yana, yerin altından çıkararak büyük miktarlarda kullandığımız petrol ve kömür gibi fosil yakıtlar bize yıllardır ucuz enerji kaynakları sunmuş olsa da bugün bu savurganlığımızın bedelini iklim değişikliğiyle ödüyoruz. Dolayısıyla, her şeyin birbiriyle bağlantıda olduğu kuralından yola çıkarak, doğada yaptığımız her eylemin bir sonucu olduğunu unutmamalıyız. Yaşam iç içe geçmiş kocaman bir ağ ve tüm ağı sarsmadan, bu ağın içinden bir ipliği çekip alamayız.

Belediyeler Neler Yapabilir?

Ekolojik okuryazarlığın geliştirilmesi için hükümetlerden yerel yönetimlere, sivil toplum kuruluşlarından eğitim kurumlarına kadar herkese iş düşüyor. Özellikle yerel yönetimler, insanların günlük ihtiyaçlarının çoğunun kendi hizmet alanları kapsamına girmesi sebebiyle bu konuda önemli bir role sahip. Yerel yönetimler, bünyelerinde bulunan Çevre Koruma ve Kontrol Dairesi Başkanlığı, Park, Bahçe ve Yeşil Alanları Dairesi Başkanlığı, Atık Yönetimi Şube Müdürlüğü, Tarım ve Su Ürünleri Şube Müdürlüğü gibi çeşitli birimleri aracılığıyla kent sakinlerinin ekolojik okuryazarlığının gelişmesine ve iklim-dostu kentlerin kurulmasına katkıda bulunabilirler. Örneğin; kentlerin kendi-kendini besleyebilmesi, diğer bir deyişle gıda güvenliğinin sağlanabilmesi için çalışmalar yürütebilir, endüstriyel tarımdan doğa-dostu tarıma geçecek üreticilere teşvik ve destek mekanizmaları sağlayabilirler. Bu süreçte zehirsiz gıda üretimi alanında çalışan STK’larla ve meslek örgütleriyle işbirliği yaparak, halka açık eğitim ve toplantılar düzenleyebilir, iklim krizi ile gıda arasındaki güçlü bağ konusunda farkındalık yaratabilirler.

Fosil yakıt üretimine örnek, açık bir kömür madeni

İklim değişikliğinin en önemli sebeplerinden biri fosil yakıtlara bağlı ulaşım sistemleri. Bu sebeple kent merkezlerinin yayalaştırılması ve yaya öncelikli stratejiler benimsenmesi, bisiklet yollarının arttırılması, etkili toplu taşıma sistemleri kurulması, özel araç kullanımını azaltarak, ulaşıma bağlı sera gazı salınımını azalmasına destek olabilir. Bunun yanında, su havzalarını ve ekosistemleri koruyacak biçimde imar planlama çalışmaları yapmak, bu alanları yapılaşma baskısından uzak tutmak ve bu konuda halka eğitim vermek de kentlerin ekolojik altyapısının korunması için hayati öneme sahip. Yerel yönetimlerin önemli hizmet alanlarından biri de çocuklara, gençlere ve yetişkinlere sundukları eğitim etkinlikleri. Bu kapsamda bütün belediyeler eğitim faaliyetleri arasında ekolojik okuryazarlığa yer verebilir ve bu konuda tüm halkın katılımına açık ve ücretsiz eğitim etkinlikleri düzenleyebilirler. Ve hep beraber iklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı, insan olmayan canlıların yaşam hakkı gibi konuların müfredata alınması için çaba harcayabiliriz zira ekolojik kriz bugüne dek insanlığın karşı karşıya kaldığı en büyük sorun ve çözüm ancak yerel ölçekten küresel ölçeğe tüm aktörlerin topyekûn çabası ile mümkün.

KAYNAKLAR