“ORTAK SORUMLULUĞUMUZ: EDİRNE SARAYI”

30.10.2008

Osmanlı'ya payitahtlık yapmış olan kentlerden biri olan Edirne, tarihi, kültürü ve güncel gelişmeleriyle Edirne adlı dergide tanıtılıyor. Edirne Valiliği tarafından yayımlanan derginin Sonbahar sayısında, Trakya Üniversitesi, Kırkpınar, Edirne Sarayı ve Edirne'de gerçekleştirilen projeler hakkında bilgiler veriliyor.

ÇEKÜL Vakfı Başkanı Prof. Dr. Metin Sözen’in dergide yer alan “Ortak Sorumluluğumuz: Edirne Sarayı” başlıklı yazısında, Edirne Sarayı'nın yeniden canlandırılması için geçmişte yapılan çalışmaların ışığında bir 'yol haritası' çiziliyor. Edirne Sarayı'nın canlandırılması için sürekliliğin önemine değinen Prof. Dr. Metin SÖZEN, Edirne Sarayı'nın bir doğa-tarih-kültür merkezi haline getirilmesi için yapılması gerekenleri, daha önce yapılan çalışmalarda karşılaşılan sorunların ışığında anlatıyor. Bu önemli kültürel mirasımızın tekrar yaşatılması için önemli noktalara değinen yazıyı, dergide yayımlandığı haliyle aşağıda bulabilirsiniz.

ORTAK SORUMLULUĞUMUZ: EDİRNE SARAYI

Prof. Dr. Metin Sözen / ÇEKÜL Vakfı Başkanı

“Devletin Evi Saray” başlıklı 1990’da yayımladığım kitabımda, TBMM Bilim ve Değerlendirme Kurulu Başkanı olarak 25 yılımı verdiğim Milli Saraylardaki çabalarımın sonucunda ulaşılması gereken hedefi şöyle özetliyordum: “Bugün saray, köşk ve kasırlar, kentlerin özenle seçilmiş yerlerinde geniş yeşil çevreleri, içlerindeki birbirinden ilginç özlü özelliklerle yüklü sanat ürünleriyle, günümüzde geçmişle gelecek arasında sağlıklı bağ kurmak için en güçlü çıkış noktaları olarak gözükmektedir. Gerçekten, başlıbaşına küçük bir kent gibi tasarlanmış bu saray, köşk ve kasırlar eski büyüklüklerine ulaştırılabilir, çağdaş etkinliklerle donatılabilirse, çocuklardan yaşlılara, halkımızdan dünya halkına, her yaşta insana, çok yönlü kültür sanat odakları olarak ulusumuzun ürettiği incelikleri sergileyebilirler. Böylece biraz olsun, sağlıksız gelişmelere, çağdaş etkinliklere cevap verilmiş olur.”

Kısaca belirttiğim bu düşüncelerimin ışığında Edirne Sarayı’na yeni bir yaşam hakkı tanıyacaksak, sağlıklı bir “yol haritası” çizmemiz gerekiyor. Yarım yüzyıldır her aşamasına tanık olduğum bu sarayın istenilen noktaya ulaşamamasının temel nedeni, kılı kırk yararak ulaştığımız sonuçların “süreklilik” kazanmamasıdır.

Tüm kesimleri bir araya getirerek yönetimimde sürdürülen tasarım-uygulama-tanıtım sürecinde, “nitelik” ve “zaman” kavramlarının, kurum-kuruluş-kişiler tarafından yeterince içlerine sindirilmemiş olmasından, “kamu-yerel-sivil-özel birlikteliği” sıradan engellerle kesintiye uğramıştır.

Geçmişteki olumlu-olumsuz deneyimler dikkate alındığında, özverili çabalar anımsandığında, “Edirne Sarayı” konusunda hiçbir zaman bir kaynak sorununun öne çıkmamış olduğu görülür. Sorun, olayın “büyüklüğünün ve kalıcılığının” yeterince özümsenmemesinde yatmaktadır. 

Düşüncelerimizi tazelersek, bizler Edirne Sarayı ve çevresini değişik, birbiriyle ilintili ölçekler içinde ele aldık. Tunca Nehri’nin iki yakasını bir bütün olarak gördük. Bu noktada Edirne Sarayı, kentin doğayla buluşacağı artık bulunmaz bir “sığınma alanı” olmalıydı. Doğal yapısı bozulmadan yeniden düzenlenmeliydi.

Düzenli araştırmalarla, yıllar içinde özgün bir “arkeolojik alan”a dönüştürülmeli, Osmanlı Devleti’nin buradan yönetildiğini, yönetilenlerin içinde yaşadığını gösterecek bir düzenlemeye tanık olmalıydı. Doğal-kültürel varlıklar, bulunması güç birlikteliğini günümüz insanına yansıtabilmeliydi.

Bu konuda İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi’nin en “birikimli kimlikleri” görev aldılar. Bir yandan kazılar başladı ve hemen tekrar yaşama geçmesi olasılığı olan köşklerin ilgili kuruldan geçebilen projeleri uygulama aşamasına geldi. Ama sorunlu kurumlar zamanı iyi kullanamadı, anlamsız ayrıntılara takılarak, kısır çekişmelerle yaratılan birlikteliği aksattılar.

Şimdi hepimize düşen sorumluluk, geçmiş birikimleri “canlandırmak”, alanı II. Beyazıt Külliyesi’ne kadar bir bütün olarak görüp çağdaş işlevlerle donatmaktır. Burada Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden başlayarak, dün açık katkı vermek isteyen kurum-kuruluş-kişileri yeniden gözden geçirerek, “yol haritası”nın gösterdiği hedeflerde buluşturmaktır.

Ayrıca çağdaş teknikler kullanarak, geçmişteki bütünlüğü yansıtacak ögelerle donatarak, Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetim-yaşama biçimini, “sedirden sandalyeye” geçen bir toplumun uzun yaşam öyküsünü, Edirne Sarayı-Topkapı Sarayı ilişkisinin gücünü de göstererek, bir doğa-tarih-kültür merkezi yaratmaktır. Sanırım, bu bizim kuşağa düşen en büyük sorumluluklardan biridir. Aynı zamanda bu, bir özenli araştırma, tarihin verilerini doğru kullanma, onları yeni yaşam kaynakları olarak değerlendirme iradesidir. O zaman, “Osmanlı başkenti Edirne”, sınırları aşan kimliğine yeniden kavuşacak demektir.