HAVANA’YA AŞIK KENT TARİHÇİSİ EUSEBİO LEAL SPENGLER ÇEKÜL’DEYDİ

24.05.2007

ÇEKÜL Vakfı’nın davetlisi olarak Türkiye’ye gelen Havanalı Kent Tarihçisi Dr. Eusebio Leal Spengler, 22 Mayıs 2007 tarihinde düzenlenen basın toplantısında, ülkesinde hayata geçirdiği çalışmalar hakkında bilgi verdi. Toplantıya ÇEKÜL Vakfı Başkanı Prof. Dr. Metin Sözen, Küba Büyükelçisi Ernesto Gomez Abascal ve ÇEKÜL Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi A. Faruk Göksu katıldı.

Prof. Dr. Metin SÖZEN, ÇEKÜL Vakfı Başkanı

Aşağı yukarı yarım yüzyıldır, Türkiye’de koruma politikalarının sağlıklı bir şekilde temellendirilmesine çalışıyoruz. Hep ortaya attığımız konu, “kültür öncelikli kalkınma”. Anadolu’yu, kültür öncelikli kalkınmanın en zengin alanı olarak görüyoruz. Yeniden yapılanma sürecinde, kültür ve kimlik olmadan, süreklilik kazanmadan bir toplumun geleceğine doğru örgütlemesinin zor olduğunu düşünüyoruz.

UNESCO, el verdiği kentlerde destek ve adının değerlendirilmesinden çıkan bir yol izliyor. Havana’daki UNESCO’nun, değerli dostumuz Leal’in ve Büyükelçimiz Ernesto Gomez Abascal’ın varlığı farklı bir yaklaşım. Şu andaki aşamada birbiriyle örtüşen çok nokta var. Son çıkan Kültür Varlıkları Yasası da bu amaca yönelik. Halkın içinde olan bir kalkınma ortamı, istihdam, gençlerin bu alanda bulundukları topraklardan kopmayarak, yeniden göçe yol açmadan, kültürel ortamlarda yaşama felsefesinin örneği. Girdileri farklı olsa da Havana’da çok özel durumlar gördük.

Bu ziyaret salt iki ülke arasında değil. Biz bir şeyler üreterek bir araya geldik, Anadolu’daki 215 yerleşme yerinde belirli denemeler yapıyoruz. Bu model için de yasa çıkardık. Kaynak bulmada kolaylıklar, hibe projeleri ve proje büroları açarak sorunu kendi yerinde çözme sistemini geliştirdik. Bütün bir ömrünü korumaya adayan bir insan olarak Leal’in, Tarihi Kentler Birliği’nin bütün üyelerinin olduğu toplantıya katılmasını çok önemli buluyoruz.  Dostumuz Leal’in, yaşamını adadığı bu yolda bizim de koşut olarak etkileneceğimizi düşünüyorum. Yanlışlara düşülen bölümlerin düzeltilmesinde de yararlı olacak bir alışveriş sistemi var burada. Leal ve ekibi, halkın katılımıyla kendi iradelerindeki o desteği kullanarak, Havana’da büyük bir iş yapmış gözüküyor.

Dr. Eusebio Leal SPENGLER, Kent Tarihçisi

İstanbul, bizim için her zaman ulaşılmaz bir şehir. Hem zamansal hem de mekânsal olarak uzak düşmüş durumdayız. Benim gibi arkeoloji kökenli birisi için burası inanılmaz bir yer. Havana burayla kıyaslandığında çok küçük bir şehir. 2 milyon 200 bin yaşayanı var. 16. yüzyılda, 1519’da tropikal bölgede kurulmuş. Karayipler’de bir İspanyol sömürgesinin başkenti. Fakat jeopolitik önemi nedeniyle, tarih boyunca kıta arasındaki iletişim yaşamsal öneme sahip olmuş. Havana’yı, Meksika Körfezi’ne açılan anahtar olarak görmek gerek. Havana, 16.yüzyılda kurulmuş yedi tarihi kentten birisi. Çok farklı mimari öğelerin tek bir şehirde somutlaştığı bir yer. Bu bahsettiğimiz eklektik yapı, özellikle şehir mimarisinde kristalize oldu ve bizim de yapmaya çalıştığımız bu.

Havana’da da bir kanal var. Bu kanal, limana açılıyor ve oldukça dar bir kanal. Küçük bir Boğaziçi olduğunu söylemek mümkün. Fakat o kadar dar ki, gemiler yan yana geçerken insanları yüz yüze görmek ve onlarla selamlaşmak mümkün. Bizim coğrafi olarak bir ada olduğumuz söylenir; ama kültürel olarak bir ada olduğumuz söylenemez. Havana, özellikle Eski Havana, 1982 yılından beri insanlığın ortak mirası olarak görülmüştür. Sur içi olarak tabir edilen bölgeden bahsediyorum, Havana’nın tamamı değil. Özellikle güçlendirilmiş, koruma altına alınmış bir sur içinden bahsediyorum. Çünkü,16.-17. yüzyılda savaşlara  sahne olmuş bir yer Havana. İngiltere, Fransa, Hollanda ve İspanya’nın çıkarlarının çatıştığı bir alan haline gelmiş. Havana’daki korumacılık mantığını geliştiren bir başka şey de korsanlık. Birçok defa tehdit geçirmiş, iki defa yanmış bir yer Havana. Bir dönem İngilizler tarafından işgale uğramış.

Havana: Bütün mimari tarzları barındıran, hiçbir mimari tarzı olmayan kent

Havana’nın çok zengin bir kültür mirası var. Mimari açıdan bir dönem İspanya’nın güneyi ve Kanarya Adaları’nın etkisi altında kalmış. Herhangi bir Güney İspanya köyünün mimari etkisini görüyoruz. 18.yüzyılda da barok tarzı mimarinin çok etkili olduğunu söyleyebiliriz. Bütün o meydanlarda görülen baroktur. Havana’da her zaman şunu söylerim: “Barok burada mimarinin ötesinde bir ruh haline dönüştü”. Daha sonra neoklasik mimari devreye giriyor ve bu durum müthiş bir eklektik yapıya yol açıyor. Neo-klasizim, bizim en çok hoşumuz giden bir mimari tarz. Bütün tarzların dahil olduğu, ama aslında hiçbir tarzı olmayan bir dönem olarak adlandırmak mümkün. Bu bana bizim önemli bir filozofumuzu hatırlatıyor. Ona soruyorlar, nedir senin felsefen, diye. Bütün okullar ve hiçbir okul… Okul dediğin budur, diyor. Dolayısıyla bütün bu bahsettiğim farklı etkiler, kültürel ve fiziksel olarak çok hoş bir alan yarattı.

Bugün benim de başında olduğum kurumun adı Havana Tarih Ofisi. Bu bahsettiğimiz yapı, çok eskiye dayanıyor aslında. Kralların, şehir tarihi kaybolmasın diye yetkili atadığı zamanlardan gelen bir gelenek bu. 18.yüzyıldan beri bu makam ve kent tarihçileri var. Ben bu göreve başladığım zaman, oldukça konvansiyonel bir göreve sahiptik. Bir tane müzemiz vardı. Bir taraftan kent tarihini belgelere geçirmekle görevliydik. Topu topu bu kadardı. Arada bir konferans düzenliyorduk. Ama kamuoyunda inanılmaz bir saygınlığı olan bir kurum. Bizim dönemimizde farklı bir gelişme kaydettik. Çok ciddi bir koruma problemiyle karşı karşıya olduğumuz bir dönemdi. Çeşitli kökenleri olan bir sorundan bahsediyorum. Bir kere, devrim çatışmasını çok yoğun olarak yaşamış bir şehir Havana. Bu devrimin tam merkeziydi Kentin, sadece devrimin sahnesini oluşturma niteliğinden çıkması gerekiyordu. Özellikle maddi ve manevi kültürel değerlerini koruması gibi bir öncelik çıktı.1994 yılında, bu bahsettiğim konularla ilgilenmek üzere Tarih Ofisi’ne özgü yasa çıkarıldı. Artık bu konuların çözülebilmesi için ulusal ya da uluslararası finansman kaynaklarını bekleyecek durum yoktu. Eğer birilerinin bize bir şey vermesini bekleseydik, hayatımız boyunca hep bekleyecektik. O yüzden değişikliğe gitmek, kendi özgün ve kuvvetli yapılarımızı oluşturmamız gerekiyordu

1994 yılında yapılan yasayla, Tarih Ofisi tüzel kişiliğe sahip oldu, kendi adına mal edinmeye başladı ve projeler yürütecek hukuki altyapıya kavuştu. Bu yasayla Havana Tarih Ofisi, bütün devlet kademelerinde temsil edilen özerk bir yapıya kavuştu. Dolayısıyla artık yerel yönetime değil, doğrudan doğruya devlet başkanına bağlı bir ofisten bahsediyoruz. 1994’deki değişiklikten sonra, bütünsel bir restorasyon, yani sadece binaların ayağa kaldırılmasından çok, işin sosyal boyutunun da olduğu bir döneme geçtik. Bazı küçük ayrıntılara odaklanmış teknik bakış açılarını bırakıp, sosyal yönü de içeren bütünsel bir bakış açısı yakaladık. Havana Tarih Ofisi, daha önce arşiv ve konferansların düzenlendiği bir yapıyken, bu değişimle birlikte müzeleri işleten, kataloglama yapan çok daha geniş bir perspektife sahip ofis haline dönüştü. Kentin varolan halini inceleyecek ve yapılacak restorasyon projelerini gözden geçirecek bir mimarlar kurulu var bu yapının içinde. Şu anda bizimle çalışan mimar sayısı 267 Bu insanlar, çok çeşitli restorasyon projelerinde yer alıyorlar. Merkezi yönetim aynı zamanda, bize her türlü kamusal, özel faaliyetten belli bir miktar vergi alıp bunu restorasyon çalışması için kullanma yetkisi verdi. Bu, kendi kurumumuz için de temel bir kasa vazifesi gören para havuzu oluşturmamıza yol açtı.

Tarihi Havana’yı yüz binlerce kişinin gezdiğini düşünürseniz, bu gerçekten hareketle kendi turizm şirketimizi kurduk. Örneğin on altı oteli restore ettikten sonra, şimdi sahibi olarak işletiyoruz. Gayrimenkul şirketimiz var. Tarihi Havana’daki güvenlikten sorumlu şirket de bizim yönetimimizde. Şirket, hem orada yaşayanları hem de dışarıdan gelenleri güvence altına alan bir sistemle çalışıyor. Bu uygulama bir süre sonra iş kaynağı haline dönüştü. Yaklaşık olarak on yılda, on bir bin kişilik istihdam yarattık, aynı zamanda da bir okul kurduk. Bu okulda restorasyonun çok çeşitli alanlarında uzmanlaşan eleman yetiştiriyoruz. Her restore ettiğimiz binada yirmi kişilik ilkokul sınıfı var. Dolayısıyla restorasyon yaptığımız bölgede bulunan okullara talepte bulunuyoruz, her restore ettiğimiz binanın içinde onlara yirmi öğrenciyle birlikte ders yapabilecek bir alan yaratıyoruz. Bu mantık, çok farklı kuşaklardan çocukların kendi kültürel mirasıyla haşır neşir olmasını sağlamamıza yardımcı oldu. Bir taraftan da sağlık ve barınma problemlerinin olduğu bir metropolden bahsediyoruz. Bütün bunlar farklı bir restorasyon anlayışına, daha bütünsel bir yaklaşıma işaret ediyor.

Master planların iki tane mantığı var. Bu yaklaşım bize, iş yapılanmasına ve ihtiyaçların tekrardan revize edilmesine birtakım avantajlar sağladı, özellikle tarihi Havana bölgesi için... Emeklilere, çocuklara ve bedensel özürlülere yardım sağlayan bir yapı oluşturduk. Yasa gereği biz, fiziksel olarak sağladığımız gelişmeyi, sosyal alana aktarmakla yükümlüyüz. Nedir sizin modelinizin püf noktası diye soruyorlar bana, ben de sokaktaki insanlara sorun diyorum. Onlar yapılanların farkındalar ve büyük bir şükran duyuyorlar. Çok güçlü bir sosyal ve kültürel yanı var bunun. Her ay çeşitli etkinlikler düzenleniyor. Ofisimiz dahilinde çok farklı toplumsal kesimlere ulaşan kültürel aktiviteler düzenliyoruz. Aynı zamanda bu arkeolojik çalışma sürecinin de, son derece sistematik yürüdüğünü söylemek istiyorum. Modern dönem mimarisine yönelik bir arkeolojiden bahsediyoruz. Çok önemli ve gelişkin bir arkeoloji, bir nevi daha önce tanımadığımız moderniteyi şimdi tanıyoruz. Bir web sayfamız, radyo kanalımız, televizyonda programımız var. Restorasyonu özendirmek için verdiğimiz ödüller var. Dünyanın farklı şehirleriyle işbirliği içerisindeyiz. Başta Amerika olmak üzere tabi Avrupa’nın da çeşitli tarihi kentleriyle… Aynı zamanda yetiştirdiğimiz elemanları dünyanın farklı yerlerindeki projelerde de görevlendiriyoruz. Bunlar hiç kolay şeyler değil. Dolayısıyla ben cennetten tesadüfen düşmüş biri değilim.
 
Şehirlerle olan ilişkimiz aşk gibidir...

Bildiğiniz gibi Kristof Kolomb, yolculuğu sırasında ulaşamayacağı yerin obsesyonuyla, bir ayağı Ortaçağ’da bir ayağı modernitede olan Makro Polo’nun da anlattıklarını hesaba katarak bir yeni cennetinin arayışı içerisindeydi. Polo, Amazon’a geldiğinde farklı bir dünyaya geldiğini anlıyor. Küba’ya geldiğinde, Küba’nın Japonya olduğunu zannetmişti. Dolayısıyla biz kendimizi, global bir yanlış anlamanın çocukları olarak anıyoruz. Yavaş yavaş işler dağılıyor, her şey ortaya çıkıyor. Bilinmesi, tanınması gereken bir adadan geliyorum ben. Yargıda bulunan insanlar değil de, sevgiyle yaklaşılması gereken toplumlar olduğumuzu düşünüyoruz. Küba’da, Türkiye’de bizi anlamaya çalışın, sevgiyle yaklaşın. Türkiye’nin de önyargıyla, daha önceden kafanızda olan bir şeyin arayışı içinde bakılmamsı gereken bir ülke olduğunu düşünüyorum. Her yere giitğimde kuru açıklamalar yapmaktan çok, tutkuyla anlatmanın keyfini yaşıyorum. Benim kafamda cevaplar yerine başka sorular var. Bunların bir anda çözüleceğini de pek sanmıyorum. Bizim şehirlerle olan ilişkimiz, bir aşk ilişkisi olarak ifade edilebilir. Aşk karmaşık bir ilişkidir. Bazıları için müthiş bir şeyken, bazıları için ise korkunç bir şeye dönüşebilir. Ben önümüzdeki günlerdeki konferansa bu mantıkla hazırlanıyorum.