EĞİTMEN GÖZÜYLE İSTANBUL BULUŞMASI

18.07.2008

Onlar, ÇEKÜL’ün gönüllü eğitmenlerinden sadece üçü… ÇEKÜL ile tanıştıklarında öğrenciydiler; şimdi ise birer Psikolojik Danışman ve Rehber olarak meslek hayatına adım atıyorlar. İki yıldır Anadolu’yu gezdiler. Birçok öğrencinin hayatını değiştirdiler. Unutulmayacak izler bıraktılar. Oğuz Kaygalak, Seval Aydın ve Hafize Şahin İstanbul Buluşması’nı anlatıyor.  


     
Oğuz Kaygalak
Kültür Elçileri Proje Eğitimcisi / Psikolojik Danışman ve Rehber

Sayılardan Daha Fazlası Vardı İstanbul'da

Şimdi hiç demek istemiyorum; “Şu kadar sayıda kentten, şu kadar sayıda kültür elçisi, tepesi bol; fakat yoğun göç ve bilinçsizlikten tepesi atmış şehrime geldi,” diye.

Sayılar nedir ki? Çocuklardaki o heyecanı, o şaşkınlığı, o sorumluluk duygusunu, yaşlarının getirdiği haylazlıkları, farklı bir kentte olmanın yarattığı bağımsızlık duygusunu, sizi ters köşeye yatıran fikirlerini anlatmaya sayılar yetebilir mi? Hiç sanmıyorum.


“Kültür elçileri benim çocukluk şehrimde… kültür elçileri benim çocukluk şehrimde…”

Buydu dilimde ve aklımda dolaşan. Bir utanma duygusuyla ağırladım onları. Çocukluk kentine sahip çıkamayan bir eğitimci.  Eğitimci olarak gittiğim kentlerde onlara hep bu halimi anlatıyordum üzerine basa basa. Kuşadası'nın çocuklarına “Hala Kuşadası sizin, sahip çıkın” derken, içimdeki hatıralarla dolu çocuk hesap soruyordu; “Bana niye kimse bunu söylemedi?” diye.

Aslına bakarsanız, Malatya'daki çocuklarda biraz da kendimi buldum. Malatya'nın esas yerleşim bölgesinde yer alan doğal ve kültürel dokunun hiç de nazik olmayan yöntemlerle yok edildiğini gözlemledim. Benzer haykırışlara sahip olmak eğitimciyle öğrencileri arasında güzel bir ortak nokta. Malatya kent sunumu sırasında, yok edilmiş eserleri anlatan boş kartonlar taşıdı öğrencilerim. Etkili bir gösteriydi. Keşke yapamasaydık bu küçük bölümü oyunda. Bir de benim şehrimde bunu yapsak, kağıt fabrikası stokları tükenebilirdi; yok olan eserler ve bir sürü boş karton…

Sayılar diyordum, değil mi? Geleceği beklemeye hiç gerek yok. Bu çocuklara dikkat ettim, bizim yaptığımız hataya düşmüyorlar; “Büyüyünce şunu-bunu-onu yapacağım” demiyorlar. Zamanın farkındalar, güçlerinin farkındalar, sorumluluklarının farkındalar, çocuksuluklarıyla büyükleri etkileyebildiklerinin farkındalar ve gerçekten bir şeyler yapıyorlar. Örneğin; Kuşadası'nda Çalıkuşu Evi Restorasyonu için yetkilileri sıkıştırıyorlar. Malatya'da kültürel eğitimi tüm arkadaşlarına yayabilmek için kendilerine ait bir web sitesi hazırlıyorlar. 2007 yılı eğitim programında yer alan Şanlıurfa'nın kıdemli kültür elçileri ise koydukları hedefler doğrultusunda yanlarına yeni gönüllüler ekleyerek, Şanlıurfa'yı UNESCO Dünya Kültür Miras Listesi'ne sokmaya çalışıyor.

İstanbul Buluşması, daha doğru bir ifadeyle Anadolu'nun dört bir yanından gelmiş çocukların buluşması. Kendimi her kente gitmiş, her kentte bir parçamı bulmuş gibi hissediyorum. Denizli'nin türkülerinde, Ordu'nun balıkçılarının amansız mücadelesinde, Gaziantep'in sıcacık mahalli haykırışlarında, Niksar'ın güzelim suyunda, Beypazarı'nın gölge oyununda, Malatya'nın “mişmişi”ndeki tarifsiz tatta, Kuşadası'nın zeybeklerinde, Kütahya'nın çinilerindeki motiflerde, Akşehir'in Nasrettin Hocası’nın bilgeliğinde, Kocaeli'nin tarihi yerlerinde, Çanakkale’nin Fetvane sokağında, oraların her birinde, bir zamanlar ben de vardım hissi doğurdu bende.

Kültür Elçileri benim şehrimde. Umarım sizleri iyi ağırlamışızdır çocuklar. Yine gelin. Kentinizle, kendinizi kaybetmeden gelin. Kentinizi unutmayın hiçbir zaman.

Seval AYDIN
Kültür Elçileri Proje Eğitimcisi / Psikolojik Danışman ve Rehber

Anavatan...
İnsanın anavatanı çocukluğudur. Sanırım ben hiçbir zaman vatan özlemi çekmeyeceğim. Çünkü çocukluğumu arkada bırakıp bir yerlere gitmeyi hiç düşünmedim. Öyle şeyler yapıyorum ki, buna hiçbir şeyin engel olmasına izin vermiyorum. Haziran ayında fakülteden mezun olmuş çiçeği burnunda bir psikolojik danışman ve rehber olarak, Kültür Elçileri projesinde yer almış olmak inanılmaz bir gurur yaşatıyor bana şu günlerde. Henüz öğrenciyken böyle bir projenin varlığından haberdar olup, her aşamasında katkıda bulunmanın ve çalışmanın keyfini yaşamak inanılmaz bir deneyim. Çok sevdiğim bir filmde, bir avukata söylenen bir söz hiç aklımdan çıkmıyor: “Sizin kaloriferli okullarınızdaki bilginiz bizim ıslak odunumuzda geçmez.” Bir şeylere olduğun yerden bakmakla yetinmediğin zaman, bulunduğun yerin tek yer olmağını öğrenirsin; işte o zaman gerçeği tüm yönleriyle fark etmeye açık olur insan. Okulda öğrendiğimiz bilgilerin yaşama yakınlık kazandığı bu proje, hayatıma deneyim perisinin dokunmasını sağladı. Mesleki anlamda iletişim kurmayı, bu projede eğitimci olarak yer alarak doğal yollardan öğrendim.

Mutlulukla kol kola
Sivil bir çalışmanın içinde gönüllü olarak yer almanın nasıl bir deneyim olduğunu düşünenler için bu proje, işe nereden nasıl başlanacağını tam olarak öğrenme olanağı sağlıyor. Kişiye fikirlerini tüm yaratıcılığıyla uygulama fırsatı sunan bu alan, bireysel mutluluğun peşinden koşmayı bir yana bırakıp, ortak bir hedefe doğru  kol kola yürüme olanağı veriyor.

Büyüklerin unuttukları...
Bu eğitim programı “Hayat büyüklerin unuttuklarıdır” sözünün gerçek anlamda farkına varılmasını sağlayan bir uygulama... Çocukların susmamaları gerektiğini gösteren, sözlerini birbirlerine aktarmadaki doğal yanlarını sergileyen, onların hür düşüncenin efendisi olduğunu kanıtlayan bir programdır. Bir eğitmen olarak projenin, her kentte 25 çocuk ile sınırlı kalmayıp, tüm yurt genelinde yaygınlaştığını ve aslında hür düşüncenin efendilerinin sayısının yurdumuzdaki çocuk sayısı ile eşit olduğunun görülmesini istiyorum.

Kelimeleri ipe dizmek mi? Görmek mi?
Yapılan hiçbir işte, kitapları okuyup kelimeleri ipe dizmekle yetinmemek gerekir. Hiç deniz görmeyen çocuğun deniz karşısındaki hayretini, korumacılığın bir çocuk tarafından nasıl bir arzuyla savunulduğunu, bir tiyatro eseri ile bir yörenin yemeği, türküsü, yaşam kültürünün nasıl dile getirileceğini, Kelkit Havzası’nın nasıl bir onurla sahiplenildiğini görmek gerekir. Çevreye, bir boşluğa bakar gibi değil, derinlemesine bakmak, görmek, alt yazıları, ana rengi oluşturan alt renkleri okumak, anlamak gerekir. İşte bu nedenle, kentlerde bu eğitim programı ile eğitilmiş öğrencilerimizin, kültür elçilerimizin İstanbul Buluşması ile öğrendiklerinin vücut bulması sağlanmıştır.

Korkmayın, seyirci olmayın!
Korkarak yaşıyorsak sadece hayatı seyrederiz. Ben, hayatı dışardan izleyen nice büyüğün yanında, hayatın içinde ciddi roller almaya istekli birçok genç yürekle birlikte çalışma fırsatı buldum; onların eğitmeni oldum. O yüzden onlar da;
“Biz bir çocuğuz / Her zaman çocuğuz / Ne derseniz deyin / Biz her zaman buradayız.”(Salim Dağcı-Niksar) diyebildiler....

Tüm bu güzellikleri görmemizi sağlayan herkese çok teşekkürler...
Çocukların bir eğitmeninin duygularını bir şiir dile getirsin...İyi seyirler...

Gemiyi ilk kim terk eder,
En son kimdedir dümen,
Bizimle kalanlara teşekkürler
Kalmayanlara ünlem...

Hafize Şahin
Kültür Elçileri Proje Eğitimcisi / Psikolojik Danışman ve Rehber
İstanbul Buluşması Günlüğü

29 Haziran Pazar: Akşamüstü Beypazarı’ndan gelen öğrencileri karşılamaya Harem’e gittim. Hava çok sıcaktı ve uzun bir yoldan geliyorlardı; yine de otobüsten inerken  hepsinin gözleri sevinç ve heyecanla parlıyordu. Üsküdar’a doğru yol alırken hepsi denize çevirdi bakışlarını; birçoğu ilk defa görüyordu denizi. Hele Boğaz köprüsü onlar için inanılmaz bir şeydi. Yol boyu İstanbul’da neler yapacaklarını sordular merakla.

Yurda vardığımızda, yolculuk sırasında yaşadıklarını anlatmak için can atıyordu. Sohbet, yol yorgunluğuna rağmen akşam yemeğinde de aynı hararetle devam etti. Evden kısa bir süre için bile olsa ayrılmaktan ve arkadaşlarıyla bir arada olmaktan duydukları heyecan her kelimelerinden, her bakışlarından anlaşılıyordu.

Yatma saati, beklediğim ancak bu kadar güç olabileceğini düşünmediğim bir zaman oldu benim için. Evden ilk kez ayrılmışlardı ve başları yastığa düştüğünde olmadık korkular sarmıştı yüreklerini. Birlikte ne yapabileceğimizi konuştuk. İçlerinden biri, “Biz bunun üstesinden gelebiliriz, hadi yatalım,” dedi ve o anda, odada bana pek gerek kalmadığını hissettim. Korkularıyla kendi kendilerine başedebileceklerini anladım.

30 Haziran Pazartesi: Tekne turu tek kelimeyle harikaydı. Hepimiz o kadar çok eğlendik ki… Boğaz’ın hangi tarafına bakacaklarına karar vermekte zorlanıyorlardı. Birbirleriyle tanıştılar, fotoğraflar çektiler.

Akşam yatma saatinden önce Beypazarı ekibinden kız öğrenciler, odalarında uyulması gereken kuralları belirlediklerini söyleyip bana da gösterdiler. Hepsi kağıdın sonuna imza atmışlardı. Ben, “Peki, hepiniz uyabilecek misiniz bu kurallara?” diye sorduğumda cevap şaşırtıcıydı doğrusu: “İmzamızı attıysak söz verdik, uymamız lazım!”

Ordu’dan gelen kız öğrencilere iyi geceler demeye gittiğimde, bir öğrencinin yatağın içinde ağladığını fark ettim. Farklı bir yerde evden ayrı olmak her çocuk için zordu kuşkusuz. Diğerleri de uyumamışlardı. Birini dışarı çağırıp ne olduğunu sordum.”Öğretmenim, biz konuştuk onunla, ‘hemen alışamıyorum ama burada olmak da istiyorum’ dedi. Biz de onun yanında evden ya da annemizden bahsetmiyoruz, dikkat ediyoruz,” dedi. Onlar öğrenmişlerdi bile birbirlerine nasıl destek olacaklarını. O anda, yabancı bir ortamda birarada olmanın arkadaşlık ilişkilerini nasıl da güçlendirdiğini düşündüm. Keşke daha çok sayıda çocuk da böyle bir deneyimi yaşayabilseydi burada…

1 Temmuz Salı: Öğle yemeklerini öğrencilerle aynı masada, sohbetler eşliğinde yemek ayrı bir keyif olmuştu benim için de. Herkes herkesle çok rahat konuşuyordu. Birbirlerine su getirmeleri, fazla gelen yemeği birbirleriyle paylaşmaları küçük ayrıntılar gibi görünse de, bir iki gün içinde çocukların böyle bir sıcaklığı yakalamış olmaları çok hoştu. Boş tepsiler kaldırılırken yardımlaşıyorlar, merdivenlerden konuşarak iniyorlardı. Hiç bir zorlama, kural, yaptırım olmadan, topluluk içinde kendi istekleriyle benimsedikleri bu davranışlar umut vericiydi.

2 Temmuz Çarşamba:  Bildirge Hazırlığı: Bildirge çalışması sırasında geçirdiğimiz zaman apayrı bir deneyimdi benim için. Sanki kendilerindeki gelişmeyi anlatmak için yarışıyor gibiydiler. Hepsi kendilerindeki değişimin o kadar iyi farkındaydılar ve öyle güzel ifadeler kullanıyorlardı ki…

12 yaşında bir çocuğun bu kadar kısa bir sürede yaşadığı değişimi kendi ağzından dinliyor olmak, büyük mutluluk uyandırıyor insanda. Bir öğrencinin “Öğretmenim, ben eskiden sadece kendimi düşünürdüm, derslerde falan her şeyde ben daha önde olayım isterdim, ama şimdi arkadaşlarımla bildiklerimi konuşuyorum, onlar da bana anlatıyorlar, hep beraber kendimizi geliştiriyoruz. Hem artık başkalarının haklarına saygılı olmayı öğrendim, sıraya girerken başkalarının hakkını yememeye dikkat ediyorum,” demesi o kadar güzeldi ki… Bir başka öğrencinin ağzından dökülen, “Ben eskiden hiç konuşamazdım, çok utanırdım ama şimdi karşımda bir sürü insan varken çok rahat konuşabiliyorum. Kendimi ifade etmeyi öğrendim, çok teşekkür ederim öğretmenim” sözlerini duyduğumda yaşadığım duyguyu  anlatmak için kelimeler yetersiz. Bu birkaç gün, benim için farklı ve özel bir deneyim olduğu kadar, tüm çocuklar için de, ileride hep hatırlayacakları, kendilerinden farklı bir sürü çocukla bir arada oldukları, konuşup paylaştıkları, kendi ayakları üstünde durmayı öğrendikleri benzersiz ve bambaşka bir dönme oldu. En güzel ve keyifli yanı, çoğunun bu yaşadıklarının farkında olmaları ve bunları kendi aralarında konuşuyor olmalarıydı.

3 Temmuz Perşembe: Kent sunumlarının ve hoşça kal partisinin ardından, akşamüstü yavaş yavaş ayrılmaya başladı gruplar. Bir yanda hüzün, bir yanda tatlı bir mutluluk… Her giden kent ekibinin arkasından alkışlar, tezahüratlar! Hem daha önceki eğitimlerden, hem de İstanbul Buluşması’nda tanıdığım tüm öğrencilerin yüzlerindeki parıltıyı bir kez daha gördüm o zaman. Bu pırıltılı gözler hem çoğalmalı hem de pırıltılar artmalıydı.

İşte bu, İstanbul Buluşması’nın en önemli amaçlarından birinin gerçekleştiğinin göstergesidir. Genel olarak bu eğitimin tüm çocuklara yaygınlaştırılması için ilgili kişi ve kurumlar harekete geçmelidir. Kültürümüzü geleceğe bu çocuklar taşıyacaktır.