ANAYASA'NIN 169. ve 170. MADDELERİNİN DEĞİŞTİRİLMESİ ve BAZI ORMAN ALANLARININ SATIŞI İLE İLGİLİ GÖRÜŞ

31.03.2003

Yaklaşık iki yıldır geniş bir ekip halinde ve kurum ve kuruluşların katılımı sağlanarak gerçekleştirilen Ulusal Ormancılık Programında sektörün başarı düzeyini yükseltmek üzere nelerin yapılması gerektiği büyük ölçüde ortaya konulmuştur.

Buna karşın 3 Kasım 2002 seçimleri sonrasında, Orman Bakanlığı’nın bu ve benzeri çalışmaları yok sayarak, dar bir çevrenin katılımı ile ve meslek odaları ve STK’ları dışlamak suretiyle tasarladığı birtakım eylemler gerçekleştirilmek istenmektedir.

Bunlardan biri de, Anayasanın 169. ve 170. maddelerinde ve 6831 sayılı kanunun özellikle 2b maddesinde değişiklik yapmak suretiyle “bozuk ormanların” ve şu yada bu biçimde açılmış ve işgale uğramış ve yapılaşmış orman arazilerin orman köylüsü dışındaki kesimlere satışını olanak içersine sokmaktır.

Her şeyden önce bozuk orman nitelemesinin dışlanmış olan bir ormancılık anlayışının kalıntısı olduğunu belirtmek gerekmektedir. Bunun ilk nedeni, üzerinde servet taşımıyor olsa dahi bir arazinin orman rejimi içinde kalmasının gerekebileceğidir. İkinci neden de, orman kaynaklarının son derecede çeşitli mal ve hizmet üretiyor olmasına bağlı olarak, asıl olarak orman arazisine verilen işleve uygunluğun temel alınması zorunluluğudur. Başka deyişle bozuk orman belirli bir işleve göre düşünülmesi gereken niteliktir. Dolayısıyla nacak ve ancak bir çözümlemenin sonunda ulaşılabilecek bir kararı ifade etmektedir.

Ülke arazi varlığı kabaca dört sektöre edilebilir. Bunlar, ormanlar, meralar, tarım arazisi ve yerleşim alanları olarak karşımıza çıkmaktadır. Ne var ki, bilimsel ve teknik konulara  göre yapılabilecek bir tahsise ilişkin sınırlara uyulmadığı pek çok durum söz konusudur. Örneğin halen 4 milyon hektar arazinin orman rejimine aktarılması gerekmektedir. Bazı arazi parçalarının  meraya terk edilmesi de söz konusu olabilir. O nedenle de mevcut fiili sınırlar mutlak nitelikli değildir. Gerçi Anayasa orman sınırlarının daraltılmasını engellemektedir. Ancak bunun istisnalarını da koymuş bulunmaktadır.Anayasa’da orman rejimindeki alanların bazı özel durumlarda  daraltılmasına olanak bulunmaktadır. Burada çok önemli olan husus, sınırlarda yapılacak değişikliklerin sağlam kurallara bağlanmış olmasıdır. Başka ifadeyle bu değişikliği yapacak komisyonların bileşiminin, yöntemlerinin ve kullandığı ölçütlerin sağlıklı olması ve ödünsüz olarak hayata geçirilmesidir.

Kaynağını Anayasa’dan alan 6831 sayılı Orman Kanunu’nun 2. maddesine göre

a) orman olarak korunmasında bilim ve fen bakımından hiçbir yarar görülmeyen, aksine tarım alanına dönüştürülmesinde kesin yarar olan yerler,
b) 31.12.1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tam olarak kaybetmiş yerler,
c) halen orman rejimi içinde bulunan funda ve makilerle örtülü yerler,
d) şehir kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerleşim alanları orman rejimi dışına çıkarılabilmektedir.

Yukarıda gösterilen a ve b başlıkları altındaki alanların Anayasa’ya göre (170.madde) orman köylülerine dönük olarak, ihya edilmesi, değerlendirilmesi ve tahsisi gerekmektedir.

Şu halde Orman Bakanlığı’nın 3 Kasım seçimleri sonrası aceleyle ileri sürdüğü  çözüm, temelde orman köylüsü eksenini ortadan kaldırma ve tahsis olanağını satış ve kaynak elde etme olanağına dönüştürme biçiminde özetlenebilir.

İlçe haline gelmiş ve betonlaşmış ve aslında orman arazisi üzerinde,bir şekilde, fiili durum yaratılmış bulunan alanlardan yaralananların bunun karşılığını topluma bedel olarak ödenmesi gerekmektedir. Dolayısıyla bu gibi yerlerde komşu orman arazisi üzerinde oluşabilecek sosyal baskının hafifletilmesi; belediyelerin bu alanlarda imar planları ve diğer uygulamaları yapabilmelerinin sağlanması ve kamu arazisinin yani ormanın bedelinin topluma ödenmesi açılarından konuya yapıcı bir biçimde yaklaşılması esastır.

Burada büyük önem arz eden konu, uygulamaların yani satışların ve bedel talebinin “toplu yerleşim” dışındaki hiçbir eylemi ve suçu kapsamamasıdır. Başka deyişle toplu yerleşim dışında çiftlik, villa kurma ve orman açma vb. suçları da içererek bir bir düzenlemeye yol açılmamasıdır. O nedenle “toplu yerleşim” kavramının tanımının yeniden yapılanmasına ihtiyaç vardır.

Bu amaçla 2b uygulamalarına derhal çağdaş bir düzen getirilmek zorunluluğu bulunmaktadır.

Bunun için,

a) orman kadastro yapacak olan komisyonların mutlaka bir uzmanlık komisyonu olarak düşünülmesi ve kararların bunlar eliyle verilmesi,
b) orman kadastro komisyonlarının bileşiminin uzmanlığa dönük olarak geliştirilmesi,
c) komisyonların çalışma, yöntem ve donanımlarının göreve uygun niteliklere kavuşturulması,
d) karar ölçütlerinin çağdaş normlar ışığında geliştirilmesi,
e) bir biçimde bu ölçütler uygulandığında ve orman rejiminden çıkarma söz konusu olduğunda söz konusu arazinin sonraki kullanım biçiminin de belirlenmesi gerekmektedir

Satışı olanak içersine giren alanlara ve yapılara satış, devir ve üst hakları yönlerinden ciddi kısıtlamaların getirilmesi, böylece rant oluşumuna ve yeni baskıların ortaya çıkmasına engel olunmalıdır.

Arazi ve arsa değerlerinin cezalı olarak ve gerçek bedeli üzerinden belirlenmesi ve tahsili olumlu sonuç verecek zorunlu bir önlem olarak ortaya çıkmaktadır.
 
Belli bir toplu yapılaşma için uygulama yapılırken, toplu yerleşim yerlerinin imar ve uygulama planlarına dayandırılmış olmasının ve bu sırada kent dönüşüm ilkelerine uyumluluğun dikkate alınması gerekmektedir.

Daha sonraki aşamalarda oluşabilecek doğal kaynak yıkımlarının önlenmesi amacıyla mevcut durumun uydu ve hava fotoğrafları ile saptanması zorunluluk arz etmektedir.

Ormancılık kuruluşlarına ormana karşı işlenen suçlardaki sorumluluklarının eksiksiz olarak yerine getirilmesi gerekmektedir.

Diğer yandan orman köylülerinin yararına olarak düşünülmüş olan ve Anayasa’da ifadesini bulan olanak ve hakların aynı doğrultuda 2924 sayılı Orman Köylülerinin Kalkınmalarının Desteklenmesi Hakkında Kanun’da yazılı olanak ve hakların devamının sağlanması gerekmektedir.

Toplu yerleşimler dışında kalan ve 2b maddesinin yeni ve çağdaş uygulaması çerçevesinde orman sayıldığı anlaşılan arazinin geri kazanılması için yıkım ve ağaçlandırma da dahil ciddi bir sürecin hızla başlatılması gerekmektedir.

Satışlar yoluyla elde edilebilecek kaynağın bir bölümünün istimlak amacıyla öncelikli yörelerden başlanmak suretiyle devreye sokulması gerekmektedir.

Televizyon konuşmalarına ve gazete haberlerine bakılacak olursa, Orman Bakanlığı’nın “bozuk ormanlar” ve şu yada bu şekilde işgal edilmiş alanları satmak suretiyle kaynak elde etmek peşinde olduğu, bunun ormancılığın öcelikli ilk işi olarak görüldüğü, nasıl çözüleceği henüz belli edilmemiş bir sorunun ormanların tahribi olasılığını arttıracak biçimde tekrar tekrar  topluma aktarıldığı ve ormanlar üzerinden siyaset yapıldığı kolayca gözlemlenmektedir.

Medyada sık sık dile getirilen kaynak yaratmak savı ile kızılağaç ve kestane ekosistemlerinin orman ekosistemleri kapsamından çıkarılarak halka verilmesi, eğitim tesislerinin satılması...vb. girişimlerinin de bu tabloya eklenmesi ile Orman Bakanlığı’nın öncelik ve tespiti ve çözüm yolları bulma bağlamında adeta bir ARSA OFİSİ rolünü üstlendiği görülmektedir.

Dahası tüm bu girişim hazırlıklarının, Hükümet Programın’daki iletişim, katılım, yönetim, sivil toplum kuruluşlarına ve meslek odalarına danışma, yukarıdan aşağı dayatmacı bir yönetim olmama, halkla birlikte yürütme gibi... parlak ve çok yoğun kullanılan ifadelere karşın, bugüne kadar gizli yürütülüyor olması da dikkat çekmektedir. Anayasa değişikliliği gibi büyük önem arz eden bir konunun gizlenmekte oluşu kabul edilebilir bir tutum değildir.


Anayasa’nın değiştirilmesine ilişkin taslağa göre, yukarıda açıklanan önerişlere ve çıkış yollarını itibar edilmediği, ormanlara yapılan saldırıların affa uğradığı görülmektedir. Dolayısıyla bu girişim Anayasa’nın öteki hükümlerine karşın, orman suçlarına af çıkarma boyutuna varmış durumdadır.

Değişiklik taslağında “31.12.1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini kaybetmiş olma” koşulu varlığını sürdürmektedir. O nedenle el attıkları araziyi kurtarmak isteyenler işledikleri açma, yapılaşma... vb. suçlarının tarihini 31.12.1981’den önceye çekebilmek ve yalancı şahit bulmak üzere çalışmaya başlamış olmalıdırlar.
 
Değişiklik taslağı, orman sınırları dışına çıkarılan arazinin orman köylüleri yararına ve onların faydalanmasına dönük olarak tahsisi olanağını da tıkamaktadır.

Bir başka orman köylüsü karşıtı değişiklik ise, Anayasa’daki devlet ormanlarının devlet tarafından yönetilmesi ve işletilmesi ilkesinin yanına işlettirilmesi olanağının tasarıya sokulmuş olmasıdır. Bu husus medyada rastlanan yoğun propaganda sırasında dile getirilmemiş olduğu halde taslağa sokulmuş ve orman kaynaklarının özel kişilerce işletilmesi gibi bir olumsuz durum bilerek yaratılmıştır. Ancak bu, orman köylüsünü işsiz bırakacak ve yoksulluğu artıracak bir Anayasa değişikliği olarak özel bir öneme sahiptir.

Özetle Anayasa’da düşünülen değişiklik orman suçlarına af çıkarılması, orman köylüsünün yoksullaşmasına kapı açılması  anlamına gelen ve ormanların giderek daralmasına, ekolojik dengenin bozulmasına, su üretimi olanaklarının daralmasına, kentlerin çarpık yapılanmasına ve sağlıklı çevre koşullarında yaşama hakkının engellenmesine neden olabilecek son derece olumsuz bir girişim olarak dikkat çekmektedir.

En önemli doğal varlıklarımızdan olan Ormanlarımızın talanına ve işgaline karşı demokratik güçleri karşı çıkmaya çağırıyoruz


TMMOB Orman Mühendisleri Odası Marmara Şubesi Yönetim Kurulu Adına
Prof. Dr. Uçkun GERAY