Haftanın Yazısı

KÜLTÜR DOĞA ÜRETİM

Prof. Dr. Uçkun GERAY

1992 yılında Rio’da  Birleşmiş Milletler Çevre Zirvesi'nde “sürdürülebilir kalkınma” ilkesi ileri sürülmüş ve bunun üç boyutu var denilmiştir. Bu boyutlar ekonomi-finans anlamında; sosyal-kültürel anlamda; ekolojik-çevresel anlamda tanımlanabilir. Buna göre, eğer ortada bir kırsal kalkınma, üretim veyahut doğa koruma projesi varsa, Kelkit Havzası örneğinde olduğu gibi, yalnızca ekonomik ve finansal başarı değil, aynı zamanda ekolojik ve çevresel başarı, yani çevresel boyutla çelişmeyen bir ekonomik yapı hedef alınmalıdır, denilmiştir. Ve tabii bunlardan da önemlisi, sosyal ve kültürel anlamda da toplumun kabul edebileceği, uyum sağlayabileceği bir sürdürülebilirlik anlayışı temel alınmalıdır.

Doğal kaynak yönetiminde başarı artık günümüzde “sertifikasyon sahibi olmak”la açıklanmakta ve kanıtlanmaktadır. Bunun için birtakım ölçütler ve göstergeler dikkate alınmaktadır ve bunların bir bölümü yine değer yargılarıyla, yani kültürle ilgilidir. O nedenle toplumun değer yargıları ve kültürüyle çelişmeyen bir kaynak yönetimi gerçekleştiriliyorsa sertifikasyondan söz edilmektedir. Sertifikasyon açısından da kültürle uyumlu bir havza yönetimi önem kazanmaktadır. Sözü edilen uyum, mevcut kültürü bir değişmez veri olarak ele almak anlamında yorumlanmamalıdır.

Eğer “Kelkit Platformu” iyi yönetilebilirse, bu proje, dayanışma ruhumuzu, demokrasi bilincimizi ve katılımcılık kültürümüzü geliştirecektir. Başka deyişle, burada mevcut kültürün Kelkit Projesi'ni beslemesi gibi bir işlev, ama aynı zamanda da Kelkit Projesi’nin Kelkit Havzası halkının kültürünü olumlu yönde geliştirmesi gibi bir işlev vardır. Dolayısıyla içiçe bir kültür-doğa-üretim ilişkisinden söz edilmek zorundadır.

“Kelkit Havzası neden önemlidir, öteki havzalardan farkı nedir? Neden var olmalıdır?” bu soruların cevabı başarılı biçimde verilmelidir. Kelkit Havzası, doğasının ayrıcılıkları,biyolojik çeşitliliği ve insanının kültürü ile neden başkalık arzetmektedir ve bu ayrıcalık nasıl sürmelidir? Başka bir ifadeyle, ürün kültür temelinde pazara ne yolla sunulabilir? Başlı başına “kültür”ü Kelkit Havzası’nın varolmasının temelini oluşturmaktadır. Doğa korunduğunda ve doğadaki nitelikler sürdürüldüğünde, yaratılmış olan öz kültürün anlamı da vardır ve sürmektedir, denilebilir.

Kültürle doğanın bir başka bilimsel bağı da kurulmaya çalışılmaktadır. Kültürle doğal kaynak yönetiminin birbirine muhtaç iki alan olduğunun açıklaması zor anlaşılır bir konu değildir. Örneğin Toroslar üzerindeki yörük kültürü ve yaylacılığın devamı için doğanın iyi yönetilmesi, yani yörüklerin hayat alanlarının, aynen olmasa bile çağdaş koşullara taşınarak tanınması ve sürdürülmesi gerekir. Şu noktaya geliyoruz: Eğer doğayı başarıyla yönetirseniz, kültürünüzü de sürdürmüş olursunuz. Buna paralel olarak eğer kültürünüzü iyi yönetirseniz doğanızı da koruyabilir ve yönetebilirsiniz. Tersine, doğanın korunması ve yönetimindeki başarısızlık göçün ve yoksulluğun başlangıcı demektir. Göçün ve yoksulluğun olduğu yerde ise hem kır kültürü, hem kent kültürü silinmektedir. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin yıkılması konusunda yapılan tahlillerin çoğu iki temel noktaya dayandırılmaktadır. Silahlanmaya mecbur kalarak kaynakların bu alana bağlanması ve kültürel yıkım. Gerçekten de bir sistem kendisine destek olacak insanı yetiştiremezse yıkılmaya mahkumdur. Türkiye’nin yıkılışı veya kimlik kaybı, eğer olacaksa her şeyden önce kültürel saldırılar yüzünden olabilir. O nedenle kültürü savunmak bağımsızlığı, kimliği ve beraberliği savunmaktır. Kültür politikası ekonomi politikasını ve öteki tüm politikaları sarar, çevreler. Zira kültür insanın yarattığı ve doğaya aktardığı her şeydir ve bir bütündür.

Türkiye Coğrafyası, nehirlerle ve dağlarla bölünmüş durumdadır. Bu da biyolojik çeşitliliğin, dolayısıyla ekosistemlerin çok çeşitli oluşunun nedenidir. Biyolojik çeşitliliği zengin olan ülkelerin kültürel çeşitliliği de zenginlik arzetmektedir. Bu ülkede her dağı ve her nehri atladığımızda karşımıza başka bir ekosistem, ama aynı zamanda farklı bir kültür çıkmaktadır. Ekolojik koşullar farklı olduğu için, bu koşulların renk, ışık, ses gücünden ve maddesel varlıklarından esinlenen, yaban hayatına ve bitkilere, kısacası doğaya dayanan sanat ürünleri de çeşitlilik göstermektedir. Böylece taşlar, kemikler, ahşap yöreye özgü sanat ürünü haline dönmektedir. Kültür turizmi de ancak böyle ortamlarda vardır ve gelişebilir. Eğer kültürel turizm öne çıkıyorsa ve ümit bağlanıyorsa kültürünüzü de savunmak ve yaşatmak zorundasınız. Kültürünüzü savunduğunuz sürece el sanatlarınızı, yemeklerinizi, geleneksel giysilerinizi, müziğinizi ve kilimlerinizi de savunmuş olursunuz.

Ne var ki, bu yolda başımızın derdi olabilecek iki temel etkiden söz edilmelidir. Bunlardan bir tanesi “Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu”, diğeri de tarım topraklarının yabancılara satışına izin veren yasal düzenlemelerdir. Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu, yabancı girişimciyle Türk girişimci aynı muameleye tabi tutulur demektedir. Tarım topraklarının yabancılara satışı ile ilgili düzenleme ise Kelkit Havzasında yabancı firmaların, hangi sektörde olursa olsun, toprak alabilmelerine ve üretim yapabilmelerine imkan sağlamaktadır. Buna göre Kelkit Havzası Türk girişimci ile yabancı girişimcinin bir ölçüde rekabet yahut mücadele havzası olacaktır. Ancak, bu mücadele yalnızca bir ekonomi ve pazar mücadelesi değildir, aynı zamanda kimlik mücadelesidir. Eğer bilinçli hareket edilmezse alandan, Kelkit Havzası’ndan çekilmek zorunda kalınabilir. Bu çekilme sonuçları itibariyle kültür ve değer yargıları odaklı olabilir. Dahası, yalnız kültürü kaybederek değil ama ekonomik girişim gücümüzü de yitirmek suretiyle olanakları, tarlaları, suları yabancıya teslim etmek anlamına gelebilir.

Bugün Avrupa köylü katmanını ve dolayısıyla kır kültürünü büyük ölçüde kaybetmiş durumdadır. Zaten o nedenledir ki 1999’da Seattle’daki küreselleşme karşıtı gösterilerde örneğin Fransızların iki sloganı Agriculture ve Culture olmuştur.Avrupa Birliği’nde tarım ve kır endüstriyellerin eline geçmiş ve köylü ve toplum büyük ölçüde renk kaybetmiştir. Avrupanın bu alandaki uğraşı, köylü katmanını ve köy ve kır kültürünü desteklemek olmaktadır.

Evrensel ölçekte büyük olmak mı isteniyor, o zaman yerel ve ulusal ölçekte de büyük olma zorunluluğu vardır. Dolayısıyla, yerel ve ulusal boyuta özen göstermek gerekmektedir. Yerel ölçekte kimliğin kaybedilmesiyle adeta kendinize özgü renk solmakta, bir erozyon yaşanmakta, varlıklarınız ve değerleriniz kaybedilmekte, dahası tırnaklarınız sökülmekte ve öteki kültürlere benzer bir kimlik belirmektedir.

Ancak, bunun farkında olan gençleri de yetiştirmek zorundayız. Kelkit’in kültür birikimi, hem araştırıcıların, hem gençlerin konusu haline getirilirse yaşama şansına sahip olabilir. Havza’ya yakın üniversitelerin ana konularından biri ve önemlisi bu olmalıdır.

 

             


Haftanın Yazısı Arşivi İçin Tıklayınız.


ÇEKÜL Vakfı’ndan güncel haberler için buraya tıklayınız.


Eylül 2010
Pa
Pzt
Sa
Çar
Per
Cu
Cmt
      1 2 3 4
5 6 7 8 9 10 11
12 13 14 15 16 17 18
19 20 21 22 23 24 25
26 27 28 29 30    

 © 2000 Çekül Vakfı. Tüm Hakları Saklıdır.
Bu site Tradesoft sunucularında bulundurulmaktadır.